17 Nisan 2006

*Çıkmazlar*




Kadın ilk defa aynaya bakıyordu sanki. Tedirgin olmuştu. Boğazına bir şeyler düğümlendi. Bu gerilim saçlarındaki beyazlar içindi… (Acaba değişen saçlarımın rengi bana ne söylemek istiyor? Yaşlanıyor muyum yoksa?)
Beyaz renk; bir çok duyguya tercüman. İnsan doğduğunda, yaşama veda ettiğinde aynı renge sarılıyor. Hem ısındığın hem de üşüdüğün bu rengin sanırım bir çok sırrı var.
Kardan bir elbise için
çırpınırdı çocukluğumuz
buz tutmuş ellerimizi dinlemeden
kar topu oynardık hayallerimizle
gece üfleyince soğuk nefesini
yıldızlar asardı yüzünü…
çiğnediğim kar’dı
çiğnediğim naz’dı…
Gözlerimi kapadım. Dadım Hasene saçlarımı tarıyordu. Tarak isyan ediyordu gür saçlara. (Dadı sakın örme saçlarımı, istemiyorum) Bu son kelimeyi farkında olmadan sesli söylemiştim…
Kapı ziliyle, cep telefonu aynı anda çaldı. Telefonu meşgule aldım. Arayan bekleyebilirdi değil mi? ( Size bir paket var, lütfen isminizi yazıp imzalayın.) Kağıda attığım imza beni temsil ediyor. Ve bu imzayla bir çok sıfatımız oluyor. Yani ikinci bir biz olacak kadar girmiş içimize. Sevmiyorum imzaları. Sevmediğim şeyleri yapmak istemiyorum…
Pencereye yaklaştım. Bahar yağmurları hırslı olur. Sevgilinin hasreti ile heyecanlı ve neşeli olan yağmurun soruları vardır toprağa. Toprak hep sükut etse de. Her haykırış bir düğüm olsa da susmaz bahar yağmurları. (Cevaplarım biliyorum hoşuna gitmedi. Haklısın net cevaplar vermem ben. İdare et. Ya da sorulardan vaz geç. Soru- cevap şeklinde konuşmayı istemiyorum)
Sağ köşeye bakmamak için kendimi zorluyorum. Her defasında aynı duyguları yaşıyorum. İçim tuhaf oluyor, üzülüyorum. Saçları oldukça kısa bir kız çocuğu, üstü genelde okul kıyafeti. Yağmur yağsa da yağmasa da hep o restorant’ ın önünde duruyor. Onu görünce içim parçalanıyor. O yöne bakmak istemiyorum…
Akıl ne büyük nimet değil mi?
Dün gece arkadaşın gönderdiği cd yi dinliyorum. Ruhuma hitap eden parçaları nerden buluyor acaba, pek tanışmışlılığım da yok … Ben bile bazen zorlanırım tarzıma uygun parça seçerken, isabetli parçalar göndermiş. (Dinlerken şiir yazmak bir başka oluyor.) Ruhların ezelde dostlukları vardır. Yeryüzünde tesadüf ettiklerinde birbirlerine muhabbet bağı ile bağlanırlar. Sanırım ruhların tanışmışlığı var önceden. Ya da bunun tersi. Bir türlü sevmediklerimiz de ruhların ezeldeki ayrılıklarından olsa gerek. Bunu düşünmek istemiyorum ( sayın x teşekkürler.)
Paketi hala açmadım. Biliyorum açınca mutlu olacağım. Mutluluk bir yansıma, eşyanın yer değiştirmesi ve ruhtaki doyum mudur? Gördüğün hakikat değil de onun bir yansımasıysa, her adımda boyut değiştiriyorsan, tünelin çıkışı yoksa ve bütün kapılar demirdense, her köşe depremse; senden öncede çıkmazlar vardı, geri dön! Paketi açmadan rafa kaldırdım çünkü paketteki mutluluğu istemiyorum!

12 Nisan 2006

Zin /danın Nazı

Ateşin kefenine sarkıyordu yorgun

bir ıhlamur ağacından / Sükut

avizeydi, bir yanım karanlık

diğer yanımda / ipek

kozasına kan kusan akrep

kıskacından utanan akrep / duvarın

rengiyle deniyordu kendini, gözleri

bir merdivenin intiharında / merdiven

kör bir kuyuda, kuyunun zincirinde /boş

bir ibrik / ıslığında raks eden

iskelet / ayna / mercek …


sılası / asi bir kavil

ebabil kuşunun attığı taş /

Kızıl denizi bölen asa / mürekkebin

diliyle dizildi tespih ipine / rüyası

lahdin baş ucunda kesik bir el

ve boynuna asılı / kırk

soru / kırk cevap… şin kaf / sı

ratın ökçendeki sayılı çivi / miadın

doğum sancısından öç alan ağustos ki

Mikail’in serçe parmağından karanfil

tohumu çekti tespihi / yırtık

gömleğini geceyle diken Zühre’ de

hummalı bekleyiş …

Zindanın nazı, Kays’ın ayak izi /

yordu aynaları… İrem

sultanda aşk

yarada sur / yara ur…

Ümitzeynep Kayabaş

02 Nisan 2006

*Baharın Kadınına*

Ada’nın kendine has havası, büyüleyici güzelliği, rahatlatıyordu insanı. Mavinin ve yeşilin kendi tonlarıyla dansı bende düğümlenen her şeyi çözerken; denize , aşıkların sırlarını fısıldayan bahar yağmurları da silip süpürüyordu içimde; kedere, hüzne dair ne varsa… Tuvale sığmayan sadece yıldızlardı. Acaba günün yarısına merhaba dedikleri için mi? Bilmiyorum…
Sabahları yürüyüş yaparken; ağaçların, çiçeklerin keyifli gülüşleri arasında kaybolmak adeta onlara nazlanmak ve renginin tılsımlı savaşını veren leylaklara dokunmak bana haz veriyordu. Ada’nın hayranlığına bir de o gizemli kadın eklenince zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordum. İki yıldan beri baharda; hep aynı saatte karşımda olan bu kadınla, bir tek kelime bile konuşmamıştım. Gizemin anahtarlığını yapan zamana yenilgim miydi bu? (Tunç Tuğra seni tanıyamıyorum. Her şeye bir oyuncak gibi dokunan sen; bir kaktüs çiçeğinin abı hayıtına mı takılmıştın?)

http://www.bhdhaber.com/yazar.asp?yazarid=59&yaziid=758