*Fırtınada*
Asılı kaldı)…
Tedirginleştikçe eli ayağına dolaşıyordu. Heyecan hat safhadaydı. Biçimlenemeyen her şeyi avuç içlerinde saklayıp kararsızlığa dair ne varsa; silip süpürüp emin adımlarla bataklık da olsa güzergahı ilerlemek istiyordu ki düşüncelerin gölgesi bırakmıyordu peşini. Sağnak yağmur gibi acıda ıslanıyordu. Titriyordu yorgun bedeni. Başını koyacağı bir omuzda ağlamak istiyordu. Elini uzatmasıyla çekmesi bir oldu bir dönüşümün çarpım cetvelini sayacaktık, çıkan sonuç baştakinin aynısı olacaktı. Yumruklarını sıktı. Derin iç çekişle teselliyi kendinde aradı. Yüzü onu ele vermese de kabusu andıran zaman dilimlerinde kendisinin dahi fark edemeyeceği göçler olmuştu içinde… Olumsuzluklar saklambaç oynayacak kadar bencil ve zalimdi…
Asılı kalıyordu birbirine karışan duygularla, yanan canını puslu bir camın ardına gömerek donmuş bir ruh haliyle çizdiği manzarada sabitleyemediği her şey “her renk”Bütün yönleri birbirine kilitleyip, anahtarı yokuş aşağı bırakan; küçük daireler de hayat diye isimleniyordu. Önce yönleri kaybetmek, sonra aramak “buldum” diye sevinç denilen şeye kaşık daldırırken bir masalın katlanmış sayfasında daha ne kadar asılı kalacaktı düş(ler)…
Ve O yüz…
Tersine akan su; dinlemediği sözleri mantık süzgecinden geçirmeyi ihmal etmese de kendi sesinden başka bir şeyi duymak istemiyordu. Alınganlığın bir üst modelini yanı başından hiç ayırmasa da aynanın kaldıramadığı o yüz!Maviliğin esrarengiz açılımında katlanmayı tercih eden, yalın ayak; geceyi peşine takan Dolunay’ın uğursuz saydığı; bütün patika yalları parmağına dolayan o yüz!Işığın kısık sesinde parsellenen bölümü, kopya kağıdıyla kendine geçirmek isteyen o yüz!Sır kefenini giyerek, görüntüye niyaz eden bakış…
Cam kırıklarında durgunlaşan bakış, asılı kalsa da o yüzde; göz bebeklerinde söyleşen hüzün, çerçevelenip umuda tel örgüler çekse de / mum artıklarında bir dilenci eli kalsa da asılı / Önce kendini öğütmeli değirmen. Kafeste vücut bulan hançer de kendine saplanmalı ki ruhumuza kazdığımız yemin(imiz) kader dosyasında şeref misafiri olarak yerini alırken yutkunmalar da asılı kalmalı kum saatinin duyarsız akışında…
Başını kaldırıp gökyüzüne bakıyor, isyanı kusan gözlerinden utanıyor siyahın inadına mavilikle mest oluyor ve hep bu anda kalmak istiyordu…
Süngerdi kalem, zehri içine çeken. Bir gelinin başına örten duvaktı beyazlık. Neden pas tutmuştu dilde kelimeler?
Yeniden başlayacağız deselerdi, hangisinden başlardınız önce… Silip aynı deftere mi yazardınız?Yeni bir defter mi alırdınız?Yoksa aynayı yüreğe mi tutardınız? Çözülür müydü o zaman düğüm? Sen söyle umuda sevdalım yorgun bir kalemle mi devam ederdin Ya da?

0 Comments:
Yorum Gönder
<< Home