*Eskiyen Eşyalar
Mümkün olsaydı da bir anda eşyalar dışarı çıkarılabilseydi. Evet anında boşalsaydı bütün raflar, duvardaki resimler, lambalar. Sabırsız yüz ifadelerine eşlik eden gizli özne gibiydi geçmişi silme arzusu. Yüz bu heyacanın rengini alıyordu gizliden gizliye…
Anılara yarenlik yapan her alınan nefese dost olan bu eşyalar kalpte hiçbir endişeye mahal vermeden atılıyordu. En son kütüpane odası boşatılırken içimden bir şeylerin söküldüğünü hissettim yazarın eserlerinin kaleme aldığı mekandı burası. Duygularıyla savaştığı duvarlarına kendini anlattığı, hüznünde bu mekana sığındığı yer, şimdi yok oluyordu. Öylesine sıkıyordum ki kendimi içimde anlam veremediğim bir kin oluşuyordu ve nefret ediyordum bu vefasız tablodan. Bir zamanlar elin kolun olan ve seni ağırlayan eşyalar hayatından çıkıp giderken o rahat olmanın hazzını yaşıyordu. O kadar basitti ki her şey sadece eskimiş eşyalardı işte…
Uzak kalmalıyım beni geçmişe getiren her şeyden demişti. Duygular geriye dönmeyecek kadar itaatkar mıydı ki (sanmıyorum.) Kişinin kendi başına kaldığında olmadık zamanlarda hatıralarla yüzleşir ve can yanamaya devam eder. Eğer bunun tersi mevcutsa düşünmeli insan.
Hayata dair en kötü hisleri gözlerimde yaşarken gözlerimin içine bakıp tebessüm etmesi beni sinirlendirmişti. Bunu sezinlemiş olacak ki (mutlu musun) diye sordu. Ondaki hal beni tedirgin ediyordu.
Evet şimdi evin içi boş Lütfen istediğin gibi dekore et. Evin her köşesinde seni, sevgimizi görmek istiyorum…
Düşündürüyordu beni
Kısır döngülerin pençesinde savaşarak, şekillerin iptalini istemek binanın yıkılıp yeniden inşa edilmesi ruh kavramının içsel olgulara tezatlığı ve her boş kareyi ayna kılıp yürümek boşluğa ki köprü vazifesini üstelenen kişinin sahnede rol alışı ( tanımadığı birine olan düşkünlüğü ) düşündürüyordu beni … Bir yama gibi geliyordu bütün bunlar. Göremediği bir kafesin içindeydi o …
Duyguların kıtaları vardı onda ve ruh hep seferlere çıkmalıydı… Alabildiğince karşıda olmalıydı, heyecandan kanatları olup sürekli çırpmalıydı onları. Koşmalıydı, yaralanmalıydı beklide kanla mayalanmalıydı. Tuval ve fırça elinin altında olmalıydı çizmeliydi o gölgenin sessizliğini. Mevsimler birleşmeliydi onda bir yandan soğuk yüz hatlarında belirginleşirken güneş en olmadık zamanlarda avuç içlerinden sızmalıydı ki yorgunluğunu ödünç verdiği gök tanrısı uysallığı teşhir ederken o kendine ait olanı almalıydı (- bir kitaba tema / bir şiire ruh - derken özetle malzeme…)
Düşündürüyordu bir paragraftaki deprem ve sessizliğin birbiriyle söyleşmesi
Pencereden gelen ışığa göre eşyaları seçtim ışık alan her köşede koyu renkler arkasında da aynı renklerin açığı ve oldukça sade yerleştirdim evi…
İkinci bir sesle irkildim. Durgunsun …
Biraz önce birilerine ait ruh eskiyen eşyalarla kabından çıkmış yepyeni bir kimlik bulmuştu … Benden de ona göç eden bir şeyler olmalı mıydı acaba? ilk bakışta ona içten biri olarak tanım getirmek gayet keyifliydi. Kelimelerin gizemli havasına konuk olmak o derin ruhla gezintiye çıkmak, bir ruh sarhoşluğu içinde yazmaya devam etmek; bana artı mıydı acaba? Alfabeyi ardı ardına dizmek yerine bir cam kavanoza yerleştirip içinden rast gele harf seçmek gibi bir şeydi bu. Seçilen harfler bittiğinde kelimenin bir manası olur mu olmaz mı düşünülmez bile. Savurgan duyguların ağına takılmak heybesinde ne olduğunu unutan derviş misali hakikati iç dünyada çözümleyememiş birinin elinden tutmak – hep yarım kalmak hep yarım bırakmak gibi bir şeydi ki yeni bir ruh akrabalığıyla buluşup yeni evler yapmak tuğlaları taşımak, yeni duyguların harcını kullanmak farklı bir ruh tanımıyla yüzleşmekti ona göre bende bütün bunların cevabı; kişinin kendine ihaneti… Oyalandığı duygular kabirdi içine girip defalarca yattığı…
Sabahla(dım) aklımın hücresinde
perdeler hala korkak
kıskıvrak yakaladım karanlığı alnından
ölüm doğruyordu hücrem
saçlarıma asılan sancı dilendi duvarları
birazdan yıkılacak evin içine, hiç
girmemişti tuvale hükmeden beden
tam ortasındaydım Habil’in nefesinin
düğüm atacaktım/ iklimlere, renklere, kelebeklereve düşlere
iki isim vardı ruhunda
birini bana vermiştin
diğerini zamana
yaktığın ateşte
ısınan aklım
kumbarada sakladığın aklın
metal bir yığındı / satırlara, paragraflara.Melez bir avcıydı ruhun bugün bahar yarın kış
diyordu şiirin / bir şiirden arta kalan(dın)
Yoksun, belkide alışmıştı gözlerim sana. Arada bir bakınıyorum penrecereden bütün masalların sonu yokluğa değil mi?
