28 Mart 2006

Baharın Kadınınna



Hissedilmenin zevkini bir an önce tatmak için ısrarlı, tanımlayamadığı bir hisle tedirgin ve sabırsızdı yarı kaçamak bakışları .
Kendime yeni bir sayfa açmayacak kadar yorgundum. Defterin zamanla yaprakları sararacak, mürekkebi silinecek ve ben yine kendime kalacaktım.
Ruh tatminsizliğe mi aşıktı? En ağır depremleri yaşıyorsun, yaralar alıyorsun, rüyana kan egemen oluyor ve acının tekrarları yelpazeleniyor yüzüne sen ruhun intiharı için yine de uçurumdasın .
“Tunç neden gözlerin hep karşı masada” diye soruyorum kendime…
Bu soruya nasıl cevap verilir bilmiyorum. Geçiştirsem, kelime oyunu yapsam kendime dürüst olmayacağım. Beni bir şeyler çekiyor o yöne doğru ama kendime yüzleşip cevap vermek istemiyorum. Yüzleşsem ne olacak ki.
Her gün çoğalan baş ağrılarım korkunç acı veriyordu ve tahammül sınırımı aşmıştı.
Meslektaşım, canım dostum Bahayı aradım, müsaitmiş hemen yanına gittim.
Baha:
-Baba, şüphelendiğim bir şey yok ama şu tahlilleri bir yaptır, ikimizin de içi rahat etsin.
Tunç:
-Sağol Baha, her şeye hazırlıklıyım. Ben hemen gideyim
Baha:
-Baba çay içseydik hemen gidiyorsun .
Tunç:
-Müşteriler beklemesin akşama görüşürüz
Baha:
-Tamam baba yemekte beraber olalım kafamızı dinleriz .
Tunç:
-Akşam iş dönüşü ben seni ararım. İyi günler
Baha ilk göz ağrım biricik kızım Neslişah ı istiyordu oğlu Turgay’a. Tabi ben verirsem (keşke büyüdüklerinde sevse iki genç birbirini, nasip)
Sonuçları benden çok merak etmişti. Yemeğe başlamadan ilk işi zarfı istemek oldu. Şöyle bir baktı ve gözlerinin içi gülmeye başladı.. (böyle bir dostum olduğu için çok mutluyum )
Baha:
-Çok şükür temiz çıktı sonuçlar. Tunç sanırım depresyon geçiriyorsun birlikte bizim Mete’ye gideriz hem uzun zaman oldu üçümüz bir araya gelmeyeli.
Tunç:
-Ufaklık yorma kendini, üzülmüyorum.

Mete, bana işi bırakıp hemen tatile gideceksin demişti. Aklıma gelen ilk yer ada oldu. ve ikinci gün kendimi adada buldum. Bahar ayında burası çok sesiz olurdu. Yazın da, İstanbul’dan farksızdı. Benim için önemli anıların geçtiği bir mekan olarak yer Yalın Çay Bahçesi’ydi. Seviyordum burayı ve her gün mutlaka iki saate yakın zamanımı burada geçiriyordum.
Günlük gazetelere göz attıktan sonra kitap okurdum. Çarşıda gezerken bir kitap dikkatimi çekmişti. Adı “Anlatamadıklarım” olan bu kitabın bana bir çok şey verdiğini hissediyordum. Ama gözlerim kitaptan uzaktaydı. Boş deftere anılarımı yazacaktım. Bir şeyler yazmaya çalıştım ama olmadı. Karşı masaya vermiştim bütün dikkatimi. Saçlarını özensiz arkaya toplamıştı ve elinde bir dosya vardı ve içi mektup doluydu. Tek-tek mektupları okuyordu. Etrafına karşı oldukça ilgisizdi. Dikkatle incelemeye koyuldum onu. Güzel sayılmazdı…
En azından benim tipim değildi. Buna rağmen beni ona neyin çektiğini bir türlü anlayamıyordum. Bir yandan çayını yudumluyordu. Öyle dikkatli bakıyordum ki ona, beni fark etmemesi imkansızdı. Ama başını kaldırıp bakmıyordu. Yaklaşık bir saat sonra masasını toplamaya başladı . Dosyayı kapatırken göz göze geldik. Tebessüm etmek isterdim. Ama yapamadım. Çünkü çok ciddi biriydi.
Diğer günlerde de, Yalın Çay Bahçesi’ne aynı saatte geldi. Gelir gelmez masaya gelen ve kendisine çay servisi yapıldıktan sonra, hep elinde dosya, etrafına karşı alabildiğince ilgisiz olan bu kadın kimdi? İstesem öğrenirdim, ama gizli kalmasını tercih ettim.
Bir ay kaldıktan sonra ben adadan ayrılmıştım ama, içimde tuhaf hisler vardı. O gizemli kadını özlüyordum. Her gün aynı saatte onu görmeyi istiyordum. Bu özlem hiç bitmedi. Önceleri geçecek sanmıştım. Bir yabancıyı, bir hayali seviyordum. Ve çok mutluydum. Huzurluydum. Bir düş’ün doldurduğu boşluğa inanamıyordum. Özetle onunla olmak çok güzel…

(devam edecek)

26 Mart 2006

Uzun zaman oldu onlara dokunmayalı, yabancı gibi gözümün içine bakıp durdular bazen çok dokunaklıydı bakışları. İçimden bir şeylerin kopup parçalandığı hissettim o an. Hemen kollarına atılmak istesem de yapamadım. Ayrı kalmayı tercih ediyordum oysa ki bu beni üzüyor ve yıpratıyordu. Yaşamda onlar varsa mutluydum. Kelimelerim; bana can veridiğini bilmiyorlardı ki. Önce uzaklaşmak istediler benden biliyordum bu zor olacaktı benim için ama gitmedim üzerlerine onları kendi dünyalarıyla başbaşa bıraktım. Sonra onlar da yapamadı bensiz... Bu öyle bir dünya ki iç huzuru buluyorsun, bazen kabına sığamadığı anları oluyor duyguların ya da hüznün zirvede olduğu zamanlar oluyor. Bitiyorsun, gücün kalmıyor, yavaş yavaş tükendiğini hisediyorsun. Bir zaman sonra bitkinsin; umutlar tükenmiş ve vardığın kapı, çarasizlik. O zaman; elinden tutan, gözlerine yaşam sevinci veren, kelimeler oluyor. Ben yapamam onlarsız onlar da bensiz yapamaz. Bir bütün gibiyiz, damlayacak bir damla göz yaşını anında kurulayan, hayatın dönme dolap gidişatını arkaya attıran hep kelimelerdir ki tek yüzleri olan, birbirine açılan kartları olmayan ve perde arkasını kabul etmeyen, temiz, huzurlu bir mekandır burası .... ( sizden ayrı kalmak üzüyor)

09 Mart 2006

*Yık-ım*



Çatlamış toprağın damarlarından arınan suda yıkanan hisler /
kıvranır fırçaların sesinde / ve
martı kanatlarında parçalanır / iskelet …

Titrek ışıklar, hengame,cümbüş...

Siyahın beyazın tezatlığını / gökkuşağında ovarlayan
kırık ipleri,dolasam parmağıma
kesirleri fırlatsam düş aynasına / dolanır
boynuma gökkuşağının yedi rengi...


ördüğüm mısraları, kum vadisinde çözsem
iz ve toz, öpüşünde hayalleri
kımıldayamaz düş...


Yontulan bir mermerden damlayan
sabırları sürüyorumyüzüme, hassas kanatlarıyla
gerginliğimi okşuyor / dolunayın asi çığlığı


Güz ertesi sararmış, yoncalar saklı bavulumda,
anıların ayak sesleri başucumda /
tomurcukların kesik çizgisi / mevsim
ötesi bir avluda harmanlanmakta...


Emiyor oyunların memesinden /akan irinleri yüreğim
kefene susayan kelimeler ölümcül bir çığlığı süslüyor /
Yolumu kesen mevsim / mizanımda ağır gelen nefesi çalıyor …



Çoğullara kış üşüşmüş düşüyor üşüyen gölgen yanağıma /
katran dökülmüş hikayeler kıvrılıyor zindanıma /
sessiz
ihanetin / yüreğime cellat!

"Bir şiirde tartılanı ancak yürek okuyabilir. Yüreği parçaayan da aynı silahtır. Bu şiir; maske takan, rollerini iyi oynayan, hayatın sahte aktörlerine ithaftır"







03 Mart 2006

*Dost*

Akrep ve yelkovan hızın maskesini taşımakta (yavaşladığında zaman ibresinin boynu bükük kalır) bir şelale gibi akmalı zaman hiç durmadan …

Koşan sen / yorulan sen / ne aradığını bilmeyen sen
soruyu soran sen /cevabı yüklenmekten kaçan sen
uzattığın el/ uzandığın el / hep meçhul bir hayalden…

Hiçbir şey yerinde durmuyor / ruhun en nadide hazzı coğrafi keşifler.
Ne kırık kaldırımlara / ne de cam kırıklarına aldırış eder adım /yürürsün
çukur olsa da yol …


Geceyi ay, gündüzü güneş, yüreği dost mu aldatıyor? Ya da dost adıyla mı yıpratılıyor yürek? Bin bir köşede bin bir masal kelimeler, yuvarlanır giderken; çığ altında kalan yürekten akan kan göl olur içte …

Gönül dergahında bir misafir konağı kurulur ve dost meclisi can meclisi diye anılır. Paylaştıkça çoğalan nice şeyler olur bu kervanda, mutluluk rüzgarında savrulur gidersin önce. Yepyeni günlere açılır penceren, neşeyle yoğrulurken tatlı gülüşler dev bir anı olur içinde. Manevi bir güç kuşatır seni ve omzuna başını yasladığın o sığınak güç verir sana. Şimdi anlamsız olan hayatın bir manası vardır senin için. Kuşlar kadar hürdür düş ülken…

Önce mevsimler durmaz yerinde, zaman akar, su akar. Dost, düşman adını alır. O vakit kuşlar göç eder memleketten önce onlar hisseder bu acıyı. O vakit güller rengini değiştirir ve rüzgarın hıçkırığı sonsuzluğa kuşanır…

menfaatler, kıskançlıklar, ihanetler girer araya. Bir zamanlar güvendiğin o kişi en çok şüphe ettiğin kişi olmuştur. Ne çok dost maskesi var insanda. Şahsi çıkarlar için duygularla oynanır. Doğruluğa ait sözler sahte insanlarda bir kalıptır.
Biri kendini çok mu övüyor ya da hiç durmadan konuşuyor mu? Bitmeyen vaatleri mi var? Güzel sözleri çok mu? Ve sürekli size minnet duygusuyla mı geliyor? lütfen dikkat edin. Adı dostluk olan bir oyunun içine doğru sürükleniyorsunuz. Özde dostluğu bulmak çok zordur. İnsanı yücelten bir duygu vardır, güven. Onu hemen yüklemeyin karşı tarafa ve ihanete uğradığınızda gülüp geçin. Kendinizi yıpratmayın değmez çünkü. Hep açık bir kapı bırakın insana. İns in lügatta unutmak demektir. İnsan kendini unutur, sözünü unutur, dostluğunu unutur. Bir nevi hazırlıklı olmaktır bu. O zaman yıkılmazsınız, yaranız da ağır olmaz.
Şunu unutmayın “Asıl dost kişinin kendidir.”